1 Nisan 2016 Cuma

Balinalar Karaya Vuruyor


Balinalar Vuruyor Karaya          
          Upuzun bir yazı yazıp yanlışlıkla kapattım programı. Bu büyük eksiklikten beş dakika sonra tekrar yazmaya başlıyorum. Hala rahatlayamadım, o  yüzden aynısını ve biraz daha fazlasını yazabilirim sanırım.
          Soyut kavramlar sözlük anlamından ibaret değildir. Öznel anlamları düşünülmeli. Güvenden başlamak istiyorum. Lafı bir yere getirmesi beklenen adam olmak istemem. Evet birileri beni büyük hayal kırıklıklarına uğrattı. Ama yüzlerine (henüz) söylemediğim şeyleri buraya yazacak değilim. Burası hiç kafatasımdan dışarıya taşmadı, taşmayacak da. Güven diyorduk. "İnsanlara da güven olmuyor ya" diye kestirip atamazsın. Kaç kere sözünden döndün? Telefonun çalarken sessize alıverdin, uykundan tek gözünü aralarken? Randevuna yetişemediğin olmadı mı? Utanmadıysan, şimdi utanırsın umarım. Kızarırken o yanaklar, ateş gibi yanar bir yandan. Ne kötü histir o. O histen kaçmanın tek yolu güvenilir olabilmek. Güvenmek, güvenilmekten sonra gelir benim için. İnsanların gözünde güvenilir biri olmaya çabaladıktan sonra onlardan sözlerini tutmasını beklerim. Tutmazlarsa çıkışırım. Başkalarına verdikleri sözleri tutmalarına da zorlarım.
          Bu zamanın insanıysanız, tek başınıza bir hiçsiniz. Çiziyor, yazıyor, çalıyor musun? Seni temin ederim ki senin gibi binlercesi var. Çünkü, bireysel olarak bir şeyler yapmak daha kolay, tabi ki biraz daha kısır. Ben birileriyle ortak bir amaç edinip, onun için çaba harcamaya, sonrasında ortaya bir ürün çıkartmaya pek meraklıyımdır. Ortakları karşılıklı güven yaratıyor. Sonsuz bir güven de yok galiba. İnsanlar hayatımdan gidiş biletini alıp geçiyorlar. Bir arkadaşıma sordum, bunun zaten normal olduğunu söyledi. Ben inanmak istemiyorum ama haklı olduğunu da biliyorum. Kimse kimseye sıkı sıkı sarılmıyor. Sarpa sarınca işler kopacak herkes birbirinden. Çok dağıttım konuyu. İdare et, dolmuşum yine.
          Anlatıyorum yakınlarıma aklımdakileri, kalbimdekileri. Belli ki "Ne çok saçmaladı." diyorlar içlerinden, dışları dinliyor gibi yaparken. Öyle edelim, şöyle yapalım lafları gündüzü göremeden ölüp gidiyor. Banka soyacak da değilim ha! Hayatı biraz daha çekilir, eğlenceli yapacak planlar kuruyordum.
          Yeni planlar kurmak kolay. Yine heveslenip anlatırım, gaza gelip "Bu sefer olacak" sanabilirim de. Ama artık yorulduğumu hissediyorum. Kafamda yarım yamalak melodiler, bir yere karalanmış birkaç satır, belki bir iki gelişigüzel çizgi
          Tembelliğin ve ikiyüzlülüğün çağında doğmak da bana kısmetmiş. Canları sağolsun, ne diyeyim? Azıcık eleştirince, kendime çıkarımlar yapınca -sözüm ona şakayla karışık- akıl/ahlak hocası falan diye yakıştırıyorlar. Herkesin çatal dili, diş geçirebildiğine. Keşke başkaları anlatsa hayalini. Beraber denesek. Ben üfleyip doldursam yelkenlerini nefesimle. Kendi isteklerinde bile samimi olamıyorlar. Adanacak hayatlar yok, boşa geçen zaman var. Karbondioksit ve dışkı makinaları olmaktan öteye gidemiyoruz. Senin hayatın ondan aldıklarınla değil, ona kattıklarınla yazılır. Tabi sen bilirsin. Ukala bana lanet olsun. Huzurunu kaçırdım belki yine. Düzeleceksen kaçsın, ben kötü olayım razıyım.

3 saat sonra...

Kim cesaretini toplayıp kime "seni sevmiyorum." demiş ki? Kendimi sevmiyorum. Ben de ancak kendime itiraf edebiliyorum. Sevdiklerimin büyük bir kısmını oldukları kişi olarak değil olabilecekleri kişi olarak seviyorum. Kendileri için yapabileceklerini yapmalarını bekleyerek. Sonra bekleyemiyorum, filizlenmeyen tohumları daha fazla sulamamak gibi işte. Kaldırıp atıyorum. Kendime bu kadar gaddarken başkasına insafım da olamıyor. "Spontaneous Human Combustion" yani "bir anda kendi kendine yanmak".  Bir anda alev alıyorsunuz ve elveda. Kendime yakıştırdığım ölüm bu. İstediğimden değil ama olacak gibi. Hayal kırıklıkları ve nefret her gün kırıp geçirmekten vazgeçip öldürecek.
Kendimi daha iyi yapabilmek için uğraşıyorum. Pek beceremiyorum doğru. Ne insanlarla iletişimim güçlü ne de tutarlı olabiliyorum. Cürmüm bu kadar belki. Kendimle ilgili tek sevdiğim şey en azından denemek. Deniyorum bir şeyleri. 20 km yürüyorum yanında, gece yarılarında, biri denerken ulaşmayı.
Hep aynı teraneler, evet. Sonuçsuz saçma ilerleme raporları gibi, birkaç ayda 1 yazılmış notlar. Ne işe yaradığı da belirsiz.


Bu yazının şarkısı harika albüm kapağıyla, Disturbed - Breathe
https://www.youtube.com/watch?v=SooQf-BFIDw

Yukarıdaki eser: Hieronymus Bosch - The Tree Man
       

Hiç yorum yok: