28 Şubat 2017 Salı

Zeplin

Zeplin

     Büyük beklentiler, büyük planlar için inşa edilmiş bir irade. Şimdilik sapasağlam, ama nereye kadar? Hayal kırıklıkları olacaksa geç olsun diye mi uzun vadeli hedeflerin peşinden koşar oldum yoksa? Başarısızlıklar zincirine geç de olsa takma ihtimalim olan halkanın büyüklüğü beni korkutuyor. Altında ezilmemeye çalıştığım ağır yükler yükledim sırtıma. Destek olabileceğine inandığım herkese anlattım. Şimdi onlar da bekliyor ve güveniyor. Yükümü hafifletmiyor. Her gün bir adım daha yakın ama hala çok uzaktayım.

     Aylar önce bir ceviz ektim saksıya. Belki çıkar diye suluyorum. Ben kimler için "saksıdaki ceviz" oldum acaba? "Hindenburg" ihtişamlıydı, O ve benzerleri fethedecekti gökyüzünü. Ömrü uzun olmadı, yana yana bitti. Sonra kimse zeplinlere güvenmedi. Geçmişte kalan hoş bir renkti artık. Beni nasıl anacaklar, kim bilir!

Müzik: Ghost Ship Octavius - In Dreams
Tablo: Dominique Papety - The Hospitalier Maréchal Matthieu de Clermont defending the walls at the Siege of Acre, 1291 ( AkkaKuşatması'nda Hospitalier Mareşali Matthieu de Clemont surları savunuyor, 1291)

* blogta paylaştığım en uzun isimli tablo oldu.

15 Şubat 2017 Çarşamba

Doy - Doyur



Doy -Doyur

     Sonuna kadar; öz ardı ederek, kanıksanmış basit gerçeklere aldırmadan yaşamak pek de mümkün olmuyormuş. İnsanlık olarak ne yaptığımızı anlamaya başladıkça bir baş dönmesi, bir kusma hali sardı beni. İğreniyorum, gülüyorum, ağlamak, çığlık atmak istiyorum. Böyle söyleyince kayışı koparmış bir adamın sözleri gibi duruyor. Kazın ayağı pek öyle değil. Neyin içinde olduğumuzu anlamamı sağlayan bir takım şeyler gözlerimi biraz daha açtı. Vahşetin, kan banyosunun ortasında nasıl da kendimizi kandırıyormuşuz meğer. Düşünsene; çığlıklar atıyor bir yavru. Açlıktan ölmeden önce sesini duyurmak için. İçin gider gibi mi oldu? Birazdan başka bir yavruyu yemek diye getirecekler önüne. Yavrunu doyur ve gözlerini gerçeğe kapat. Yok ederek var oluyoruz hem de yok olacağımızı bile bile. Sadist, hastalıklı bir yaşam döngüsü. İşin garip yanı bunu biz yapmadık, hep vardı. Doğanın işleyiş şekli bu. Ancak, epey geliştirmediğimizi söyleyemem. Tavukları büyümesi için uyutmuyoruz, bitkileri hormonluyoruz. Daha çok besin için daha hızlı büyütüyoruz. Bunun akıl alır bir yanı olmadığını ortada olunca, bir takım yöntemler ürettik. Et bizim için streçe sarılmış halde ışıklı dolaplarda. Gırtlaklarında bıçağı görünce, akacak kana bakamayız. Yumurta kahvaltının olmazsa olmazı, bir annenin hiç olmamış yavrusu. Günlük sütler saatlerce olduğu yerde bekletilen ineklerin memelerine bağlı sondalardan şişeleniyor, umrumuzda mı? Bitkilerin hali de pek vahim, bilmediğimiz şey değil. Güzelce paketlenmiş geliyorlar önümüze. Bağlı olduğu toprağı, üzerine vuran güneşi ne kadar severdi düşünmüyoruz. Yaşamak için zorluyoruz kendimizi. Doğmuş olduğumuzdan oyuna doğrudan dahiliz, ne acı.

      Keşişler gibi hayatın dokunmadan yaşasak bile öldürmeden nefes alamıyoruz. Ağza giren hava bile başka bir şey olarak çıkıyor. İşin doğası bu. Yok edeceğiz, yok olacağız. "Öldürmeyeceksin!" altııncı emir. Sadece kendi türümüzü kayırmayı öğretti "medeniyet" illüzyonu. O işler de pek öyle değil ya aslında. Hala kendi çocuklarına tecavüz edenler, eşlerini parçalayıp gömenler... Rahatsız edici ama  ne yapalım insanın doğası çirkin. Her şeyi görmek insan olmaktan kurtulmayı sağlamıyor işte. Medeniyet "insan olmak" ve "insanca yaşamak" diye hayaller verdi elimize. Sımsıkı tutunuyoruz aklımızı başımızda tutmak için. Oku, kirletme, tüketme, düşün, üret diye diye direniyoruz doğamıza. Sadist doğa anamız bizi besledi ve bizimle bir şeyleri besleyecek. Boş verin yine de, hoşça kalın.

İllüstrasyon: Heinrich Kley - Adagio, Vol. 24
Müzik: Soen - God's Acre  (Link verme seçeneği varmış, kimse de söylemiyor)

11 Aralık 2016 Pazar

Kırık

     Göz pek de harika bir organ değil. Göremediği yerleri beyin tamamlıyor. Benim bilmediklerimi de yüreğim tamamlamıştı hep. Ne güzel de yakıştırırmışım tüm ışıltıları karanlığa, bilmeden inana inana. Açacakmış biri gözlerimi, bozacakmış masumiyeti. Ansızın gelmedi, sezdim, inanamadım, reddettim. Sertçe vurup geçti işte. Nasıl da haklıymış, ben büyütüyormuşum. Ellerimle gömüyorum diri diri hepinizi. Ne varmış ki bunda? Kitaplarda, filmlerde bahtına acıdığım adamlardan biri olup çıktım nihayet. Çok denedim çamura batmışlar için gözyaşı dökmemeyi. Kardeşler ve dostlar uzakta kalsın artık. Affetsinler beni, ben onların hata yapmasını bekleyemeyeceğim. İnsanın halinden anlayan bir şey yok. Başka insanlar anlıyor gibi yapabilir ancak. Anladığını sanabilir. Azabı anlatacak kelimeleri bulabilsem keşke. Çekiliyorum kenara, hikayeler bitti, gülüşler geçti artık. Severek, ağlaya ağlaya kirlenmelerine görmeye dayanamadığımdan bırakıyorum tüm güzellikleri. Büyüdük işte tükete tükete. Merhametim, anlayışım, sabrım bitti. Gözyaşları yağmurlar gibi yıkadı pisliğin üstündeki hareleri. Nasıl kalırsan kal, ben kendime kalayım.
Adet yerini bulsun diye paylaşamıyorum bir şarkı. Tiksintim engel.